Back to Top

YAYINLAR

VİDEOLAR

“EVRENİN DUŞU DA SANAT MI?”, Meral Bostancı 2018

ÇIKINTAŞ ESTETİĞİNİN DİRİMSEL YÖNÜ

“Sanatta her şey, özellikle de başlangıçta, duygu işidir.” V.Kandinsky

Sabahat Çıkıntaş, sanat kavramını, fırça ya da kalemin kendilerine özgü tarzlarını kullanmak yerine daha nesnel materyaller kullanarak vurgulamayı tercih eden bir sanatçıdır. Doğa ve evrendeki değişim olgusunu varoluşsal bir izlekten hareketle sorgulama alanına dâhil eden sanatçı, daha çok “semiyotik” bir tabiatın öğeleriyle ortaya çıkan çok çeşitli sanatsal çalışma ve etkinliklere imza atmış, çizgi dışı ve yenilikçi ifade olasılıklarını çalışmalarında bir araya getirmiştir.

Başat bir düşünce olarak sanat, içinde yaşanılan zamanda tam olarak karşılanamayan istemlerin üretilmesine aracılık eder. Çalışmalarında yer alan her türlü fragmanlaştırma, rastlantı ve kaotik entropiye rağmen Çıkıntaş, evrensel dengenin farkında bir kişilik olarak doğanın dirimsel karakterine uyumlu ve kozmik bir birim arayışına tutkun düzenlemeleriyle öne çıkar. Bu doğrultudan hareketle, kare başta olmak üzere, daire, küre, dikdörtgen, üçgen, prizma ve kübik geometrik yapılar çalışmalarının yapı taşlarını oluşturur. Öte yandan, özellikle son dönem ürettiği yapıtlarında seçmiş olduğu teknik daha çok kolaj ve asamblaj (birleştirme) tekniğidir. Bilindiği gibi kolaj ve asamblaj, kendini zıt parçalarda açığa çıkarır. Çıkıntaş, “Düzenlemeler” ve “Duygu Trafiği Göstergeleri” adlı çalışmalarında olduğu gibi, kendi hayatında uzun yıllar yer etmiş; onunla yaşamış ya da fonksiyonel güncelliğini yitirerek bir kenara bırakılmış eski eşya, dergi, gazete, ambalaj naylonu ve fotoğraf gibi hazır nesneler kullanarak kurguladığı çalışmalarında genellikle bu teknikleri kullanmıştır. Bu düzenlemelerin her biri sanatçının içsel varoluş sorgulamalarının adeta yüzeye yansıyan parçaları gibidir. İşlevselliğini yitirmiş compact disc’lerin üzerine yapıştırılan görsel göstergeler ve sloganlarla kurgulanan bu seriler, ‘dönüşüm’ (transformation) kavramına yazgılı görünür. Daha öncesinde bir şekilde yaşamında yer eden her hangi bir ‘şey’, tekrar kullanıma sokulmuş; düşünsel bir sorgulama sonucunda ‘sanatsal nesne’ye dönüşmüş; başka bir boyuta evrilmiştir artık…

Çıkıntaş, ilk aşamada, tesadüf ve doğaçlama olarak ortaya çıkan spontane dışavurumlarla soyut formlar çizmeye başlamış, daha sonraki aşamalardaysa ele geçirdiği atık nesne fragmanlarını sezgisel kolaj uygulamaları biçiminde bir takım düzenlemeler yaparak oluşturmuştur. Sanatçının sonuçta görsel bir sunum haline getirdiği bu atölye çalışmalarının çok geniş bir alana yayılması her şeyi parçalayıp işlevsel bağlamlarından koparılmış soyut veya geometrik yapılara dönüştürme girişimi hakkında söylenebilecek hususlar ister istemez öznel bir yaklaşım ve okuma problematiğini de zorunlu kılmaktadır. Daha farklı bir anlatımla, Çıkıntaş’ın bu biçimde bir örtük anlam ya da süblime mesaj çalışmaları, Yeni Dada formalizmi, Duchamp’ın “Hazır Nesne”(Ready Made) bağlamındaki işleri veya güncel sanatta sıkça karşımıza çıkan kimlik, tinsellik ve mahremiyet gibi kavramsal oluşumlarla benzerlik gösterir ve bu tarz bir sanatsal öneri; her türlü çağdaş sanat yorumu, yaklaşımı ya da çözümlemesi, her şeyden önce tek başına tartışmalı bir süreç ortaya koymaktadır.

Çıkıntaş sanatının temel ilkeleri, kendi ruhsal titreşimlerinin ifadesi olarak somut değil, soyutlanmış formlar biçiminde kendisini gösterir. İlginç bir şekilde sanat nesnesine başka anlamlar vererek onu yeniden dönüştüren Çıkıntaş, görüsü ve teknik becerisi ile kendi başına hiçbir anlamı olmayan biçimleri, belirli bir amaca yönelik fikir ve kavramlarla doldurur. Bu durum, sanatsal biçeminin kavramsal karakterini açıkça ortaya koyar. Çıkıntaş estetiği aslen, geleneksel estetik ve entelektüel sanat felsefesinden ziyade, bir ruh durumu ya da duyarlılık tarzı olarak karşımıza çıkmaktadır. Soyut sanatın öncüsü Vassily Kandinsky’nin mistik bir yapıda birleşen formları nasıl bir içkin gereklilikten güdülendiyse, Çıkıntaş formları da, ezoterik bir yapıda birleşen yapıları ve ruhani iç dinamikleri ile aynı içsel gerekliliğin nihai ürünleri olarak değerlendirilebilir.

Gerçekte, gazetelerden kesilmiş ya da gündelik hayattan imgeler taşıyan grafik parçalarının ya da sözcüklerin yapıtlara katılması, biçimsel açıdan Kübistlerin ve sonrasında Dadacıların kullandıkları teknikleri anımsatır. Geçen yüzyılda yaşamış Dadacılarla aynı kaygıları taşımıyor olsa da, kendine özgü görüş, duyuş, anlayış ve anlatış üslubu (biçem) bakımından öznel bir fikri, karşıt bir fikirle sorgulayarak yeni bir anlayışla sunmaktadır. Tıpkı Hegel’in “diyalektik mantık” anlayışında olduğu gibi: Önce tez, sonra anti tez ve sentez… Hegel’e göre sanat, maddeye sokulan ve maddeyi kendine benzeten sanatçının ruhudur. Çıkıntaş’ın kolaj ve asamblaj düzenlemelerinin yanı sıra diğer sanatsal pratikleri, tamamen kendi içsel duygulanımlarının sanatına yansıyan görüntüleri olarak Hegel öğretisine yakın görünür. Örneğin; solo sergi açılışlarında giydiği tasarım kostümler, bu gerçeği doğrular gibidir. Çıkıntaş estetiği, doğanın dirimini ve düzenini, giyilebilir bir sanat nesnesinden hareketle, bu kez sanatçının kendi bedeni üzerinden göstermiştir. Eski ve işlevselliğini yitirmiş bir eşya üzerine kurguladığı kolaj düzenlemelerini kostüm olarak giyerek sanatının aynası olan sanatçı, sergi sunumuna da böylece dahil olur. Ayrıca üzerine giydiği sanat yapıtından parça parça bölümlerin, elinde tuttuğu boş tuval şasesinden göründüğü ilginç bir sanatsal pratik, sergide izleyici ile buluşturulur. Diğer taraftan böylesi bir performans, hayatın sanatsallığına bir işaret gibi de yorumlanabilir. Çıkıntaş’ın neredeyse her sergisinde bir gelenek haline getirdiği kostüm performanslarında olduğu gibi kendine özgü sanatsal bakış açısı ve Dionysos’cu cesur girişimleri, sıra dışılığıyla gerçekten de övgüyü hak eder.

Kimi çalışmaları, tıpkı doğanın ya da evrenin gizil yapısında olduğu gibi çokluktan, birliğe; yani özden töze giden bir betimlemeyi önerir. Bu çalışmalarda Çıkıntaş, daha çok renkler ve biçimlerin matematik uyumunu gözler önüne serer. Doğal hayatta birbirinin yaratıcısı olan veya birbirinin tamamlayıcısı olan olguların ahengi oldukça estetik görünmektedir. Doğa ile baş başa kalındığı zaman hissedilen bu olağanüstü duygu, onun ritmik uyumudur. Bilindiği gibi uyumun yani harmoninin temeli çoklukta birliğe dayanmaktadır. Kozmik alanda birbirine bağlı hatta iç içe geçmiş ritimlerin ahenkli yapısı, çokluktan birliğe giden bir olguya gönderir. Suprematism’in öncüsü Kazimir Malevich’in bir objeye bağlı olmaktan kurtardığı saf biçimler öğretisi olan ‘soyut geometrik’ anlayışında olduğu gibi, Çıkıntaş estetiğinde duygulanım, his ve sezgi, en iyi bir şekilde, saflaşmış biçim ve monochromatic rengin açıklı koyulu varyasyonlarıyla ifade edilir. Sanatçı, hem geleneksel, görüntüsel ve sembolik uygulamalarla, hem öznel kurgular ve constructivist yapılarıyla, hem de ritmik bir düzenin içinde çoklu parçalara bölerek ayrıştırma ve ironiyi hapsettiği soyut geometrik düzenlemeleriyle izleyicisinin ilgi alanına dâhil olur. Bir simyacı gibi o, evrendeki gizli uyumu yakalayıp tuval yüzeyine yansıtmayı başarmış, içinde bulunduğu mekânda izleyicisini çoktan etki alanına almıştır artık…

Çıkıntaş yapıtlarının, denge-dengesizlik/düzen-düzensizlik gibi statik durumlarının içinde meydana getirdiği devinimle, sadeleştirilmiş renk varyasyonlarının yaydığı titreşimle ve hali hazırda içinde bulunduğu mekân ile birlikte okunması gerekir. Öte yandan, bir kısmının farklı ve genelde işlenmiş alçakgönüllü malzemeler kullanılarak oluşturulan çalışmalar olduğu düşünüldüğünde, ciddi anlamda geleneksel beklentilerle kuşatılan bir sanat biçeminin kırılması bağlamında, sanat formlarının, kendilerini sınırlayan geleneklerden kurtarılmasına yardımcı olması bakımından önemli olduğunu düşünüyorum. Bu tarz alternatif teknik ve yenilikçi bir sanat anlayışını, tekdüzeliğe düşmeyerek sanatı canlandırmaya aracı girişimler olarak değerlendirmek gerekiyor.

13 Kasım-14 Aralık 2018 tarihleri arasında Harbiye Kenter Tiyatrosu’nun üzerinde yer alan Antonino Sanat Galerisi’nde sanatçının bir solo sergisi düzenleniyor. “Evrenin Duşu da Sanat mı?” başlıklı sergi, sanatçının yapıtlarından seçilmiş örnekleri görmek için iyi bir fırsat!

MERAL BOSTANCI, 2018

“DEĞİŞEN SADECE DOĞA MI?”, Sabahat Çıkıntaş 2017

“DEĞİŞEN SADECE DOĞA MI?”
MANİFESTOM
Değişimi sorguluyorum.

“Birşey değiştirmek isteyen önce kendisinden başlamalıdır.” demiş Sokrates… değişim için etkilendiğim bir tümce.

Doğa kendi ekolojik değişimini sürekli tamamlayıp tekrar başlıyor… Peki biz insanoğlu değişiyor muyuz DEĞİŞEN SADECE DOĞA MI?

Projem süresince kendime sorduğum soru buydu! Dolayısı ile sergi açılışında konuklarıma – herkese soracağım soruda bu olacak. DEĞİŞEN SADECE DOĞA MI?

(Soruma yanıt vermek isteyen izleyici önceden galeride duvarda hazır bekleyen tuvale istediği kadar istediği tümceyi yazabilecek… bu sergi boyunca devam edecek… böylece sergiyede dahil olan izleyici kişilerde tümceleri ile serginin amacını tamamlamış olacaklar… İzleyicinin izleride geleceğe hizmet edecektir.)

Yaşamımız büyük bir çokluk içinde, gözümüzün gördüğü çoklukta her zaman bir soluk alıp verme gibi hareket halinde… soluk alındığında göğsümüzün inip çıkması gibi işlerimdeki kabartılar işte bunu işaret eder. Yani duygusal durumların iniş ve çıkışları… bu nedenle renkler kıpır kıpır. Ve hatta gözde kinetik bir algıda yaratarak kinetik sanata da gönderme yaparak sanatımın alanlar arası durumunuda pekiştirir. Soyut ve somut olgular birbiriyle ietişim halinde olarak yapılanırlar. Ancak bu mix olma halinde evrenin o büyük sisteminde herşey, birbirlerine doğallığında eklemleniyor, girift bir durum yaratıyor… Fark etmesekte. Hep aynı olarak gördüğümüz herşey sürekli kıpırtı halinde değişim içinde değil midir? Her gördüğüm nesnenin varlıkların, kişilerin ve doğanın büyük bir enerjisi yok mudur? Herşey aynı gibi görünür oysa alttan alta herşey durmadan değişim içinde var olmaz mı? Tıpkı süreçte ürettiğim yarattığım ve var olan yapıtlarım gibi.

Ben her zaman değişmek ve yenilenmek üzere yaşamımda var olamaya çalışıyorum… sanatla tanıştığımda anladımki, değişimin en başını tutan SANATMIŞ.

Bu nedenle değişim benim için büyük önem taşır. Son yaptıgım sergi projelerimde bu temayı sürekli vurgulamak istiyorum… Her değişim en küçük parçacıklara kadar parça ve bütün ilişikisinde var olmaz mı? Bu sergimde işlerin bu kavramla üretildiğini net söyleyebilirim. Bu da benim enerjimle evreni algılayışım ve değişim kavramına işaret etmek ve önemini vurgulamamın yolu! Evet sanatçının işaret etmek istediğini SANAT yoluyla anlatımı!!!

Evrenin soyut simgesi olarak kareyi bu kez tüm basılı görsel imgelerle parça bütün durumu ile birleştiriyorum…

İlk resme basladığımda (25 yıl önce) yaprak formları çiziyordum ve kolajlarımda da yapmıştım. Bu sergimde şu anda ürettiğim işlerimle o günkü yaptığım yaprak formlarını şu anki bilincimle birleştiriyorum. Eskiyi ben algımla yeni ben algımı bu sergimle sıfırlıyorum… tekrar şarj oluyorum… ben de büyük evrenin küçük parçası, küçük evrenim.

Sergi kostümüm eski bir paraşütten… onun tam tamına orjinal halini kullanıyorum… bu bendeki özgür olma hissiyle bütünleşiyor. İpekten ve çok sağlam oluşunun bendeki etkisi de hassas ve güçlü yüreğimin duygusallığımın aynası gibi görmem.

Elimde taşıyacağım kırmızı renge boyadığım bir tuval şasisi ve üzerine yerleştirdiğim tığ işi bir kırmızı karanfil vardır… kostümümün en önemli vurucu son noktasının simgesel formu… 2 yıl önce somada yaşayan küçük ablam Ümit Pekmez’i ziyaret gittiğimde dönüşte ablam Ümit Pekmez’in izniyle ve memnunuiyetle bana hediye ettiği kırmızı karanfil… İstanbul’a yanımda getirip atölyemde 2 yıldır gözüm gibi baktığım… atölye duvarımda asılı duran tığ işi kırmızı karanfil… 2 senedir her ona gözüm taıldığında ona bakıyordum… bendeki duygusal bağı… ablam Ümit Pekmez’in yeni evlendiğinde yeni aldıkarı buzdolabına süs-aksesuar olarak tığ işi olarak ürettiği bir iş… bende bildim bileli bunu her görüştüğümüzde görmüşümdür… küçümsenmeyecek bir zaman diliminin tanığı olmuştur… tam tamına 44 yıl ablam Ümit Pekmez’in yaşamının çok da önemli bir tanığıdır… ve çok duygu yüklü bir durum… ablam Ümit Pekmez’in 44 yıl tüm evlilik yaşamına… mutlu mutsuz her şeye tanıktır… o kırmızı kıvır ıvır yaprakları içine tüm o tanıklık ettiği Ümit Pekmez’in gerçmiş yaşamını ve tüm değişimini gözle görünmez enerjisini içinde barındırır… ve bu beni çok etkiledi… ve kesinlikle kullanacaktım bir şekilde… ve süreç başladı… ablam Ümit Pekmez’in yaşamınındaki değişimin simgesel tanığı ve evrenin soyut simgesel formuyla birleştirdim.Yalın… duygusal… 44 yıl sonra tığ işi kırmızı karanfilde büyük bir değişime uğrayarak… buzdaolabı aksesuarlığı kimliğinden çıkıp sanat ürünü içinde kendi yeni formunu almış oldu.

Dergi sayfalarından kalemi araya koyupta kıvırmaya başladığım süreçteki sabırı bu şekilde delice kullanmak benim için yaratıcılığın gizli istikrarı oluyor… ancak böyle ifade edebilirim. Bu olmazsa bütün bunları nasıl yapabilirim? Dergi sayfaları kağıtları rulaya dönüştüğünde bunları nasıl tektek renge ve biçime bu boyutta ulaştırabilirim… İşte yaratıcı değişimdeki gizli sır bence sabır ve istikrar bu sergimde, çalışmalarımda bunu deneyimledim…

Sergide bir de sergi mekanını iki duvarın birleştiği köşe duvarları kaplayan 10×10 ebadında ve 252 adet dergi sayfalarından ürettiğim yaşamsal imgeleri bir araya getiriyorum… Yani bir düzenlemem var. Aslında bunlar dış dünyada algıladığımız gördüğümüz ya da fark etmediğimiz görüntülerin sanatçı bakışıyla kadraja alınması ve onları estetik bir biçimle var ederken dikkatle bakılması gerektiğini vurguluyorum…. gördüğümüz, sevdiğimiz sevmediğimiz farkında olup olmadığımız imgeler bunlar, bunlarla etrafımız dopdolu… ve sürekli onların enerjileriyle bir bağ içinde yaşam sürüyoruz… Ortak bilinç… Hatırlatmak istedim. Yani biz doğanın içinde doğa gibi değişeniz… ama benim işaret ettiğim ruhsallıkla – bilinç değişimi… aklın eleme ve cözümleme gücü!!! Buna hayır diyebilir miyiz?

Kağıttan masklara gelince… bu arada sergi proje sürecini yaşarken… harika tesadüfleri de yaşayabiliyoruz… benim başıma geldi bu kez… çok sevdiğim arkadaşım Leyla Kazanak Kanber ile bana ısrarla önerdiği ikili sanat – terapi programını gerçekleştirmiştik atölyemde… pratikte önerdiği bir mask yapmaktı… heyecanlandım ve nasıl bir şey çıkaracağımı çok merak ettim ve o günden sonra bunları zaman zaman ürettim… zaten kolajı çok sevdiğim için maskların üzerindei renk be biçim birliğini çok kolay kurmuştum… Çok sevdim ve bu tesadüfen çıkan işlerin tesadüf olmadığını bildiğimden… doğallığında da yavaş yavaş projede hayat bulmaya başladılar. Tabi çalıştıkça masklara yaşamdan mesajlarda eklemeye başladım… onları seviyorum ve onlar birleşik doğanın modelleri benim için. Onların adı bu!!!

Sonuçta işlerimin hepsi proje süresince (iki buçuk yıldır) sanat-yaşam-parça ve bütün ilişisi-değişim kavramı sorgulamasıyla üretilmiş ve izileyiciye sunulmuştur.

SABAHAT ÇIKINTAŞ, 2017

“DEĞİŞEN SADECE DOĞA MI?” RÖPORTAJ, Lütfiye Bozdağ 2017

SABAHAT ÇIKINTAŞ İLE “DEĞİŞEN SADECE DOĞA MI?” SERGİSİ ÜZERİNE

Mine Sanat Galerisi Yalıkavak Palmarina Bodrum mekanında “Değişen Sadece Doğa Mı?” başlıklı son dönem çalışmalarını sergiliyorsun. Bu sergi fikri nasıl ortaya çıktı?

Soruyu yanıtlayabilmem için iki buçuk yıl öncesine giderek başlamak istiyorum… en son gerçekleştirdiğim “de-şif-re” sergimden (2014) sonra evimizi topağacına taşıdık ve şimdi burada yaşıyorum… niye bununla başladım, çünkü meseleyi bu sergi için ürettiğim yaprak formlu işlerin  nereden çıktığına getiricem… yeni evimizin arka tarafı yemyeşil çokça ağaç bulunan bir alana bakıyor… taşındığımızda bu alanın olmasından o kadar mutlu oldum ki… ve böyle bir yeşile o kadar ihtiyacım varmış ki… her sabah yattığım yerden ağaçları ve gökyüzünü görüyorum… Çok etikilendim… ve sabahları uyandığımda gökyüzünü ve ağaçları gördüğümde uzun uzun bakar oldum… ve beraberinde  beni doğayı daha çok düşünmeye itti kısaca!!

Beni etkileyen  o alandaki ağaçları  çalışacaktım… çalışmaya başlayınca çok keyif aldım… bir seri yaprak formlu suluboya işler çıktı… Daha sonra kolaj -kağıt işler… bir süreden sonra hem malzemeye hem de düşünsel boyutuyla çıkan işlere daha çok hakim oldum… altan alta bir sergi projesi oluşuyordu… Ama temel olan doğaydı ve  en belirgin şey de  dergi sayfalarını kullanarak sayfaları başkalaştırıyor… olduğundan başka bir duruma sokuyor olmamdı… Yani DEĞİŞİM KAVRAMI… Yine tekrar anladım ki benim için önemli olan değişim kavramı dolayısı ile süreç ve zamanda olmazssa olmazıydı. Tabii süreç ilerledikçe kafamda ki beyin fırtınası yavaş yavaş sakinleşip söylemek istediklerim ve soruma  yanıtım netleşiyordu… Ve aradağım sergi başlığını sonunda yakaladım… evet değişen sadece doğa mıydı? Bu tümce benim bütün söylemek istediklerimi soracağım soruyla yanıtınıda anacatım. Sonunda yaşamımda yenilik oldu ve atolyemdede yeni işler çıkmaya başladı… Sanatçının yaşamı neyse yaptığı işlerde o boyutta kendiliğinden yerini buluyor bence!! Söyleyeceği söylemleride! Bunada çok inanırım!

Günümüzde en önemli sorunlardan biri olan ekolojik dengenin bozulması ve doğanın talan edilmesi sorunu senin sanat çalışmalarına nasıl yansıdı?

Bu çok güzel bir soru tamda benim projemin ana damarı… Sanatçılar herşeyden farklı etkilenirler… Yukarıda da anlattım taşınma olayını son zamanlarda rant uğruna heryerin delik deşik edildiği güzel İstanbul’umuzun büyük bir  şantiye haline gelmesinden cok yorulmuş olmalıyım ki bu gördüğüm küçücük yeşil alan beni doğayı yeşili ne kadarda çok özlediğimi hatırlattı. Ve bu beni unuttuğum duygulanımlarımı hatırlatacak ve çok besleyecekti. Çok mutlu oldum…

Ve gerçekten doğayı düşünmeye ve bunu  bilinçli olarak dışa vurma gayretine girdim… Ve bir yaprak formlu seri  işlerim gerçekleşti… Sonuçta sanatçıyı herşey etkiliyor… bilinçaltı doluyor ve sonrada boşalacağı  sözünü söylemek istediği kavramla bütünleşiyor.

Bir diğer taraftanda bu yıl benim sanatta 25. yılım bu bağlamda öyle bir tesadüfler oldu ki… Daha Atölye Üçgen’e geçmeden kendi kendime yaptığım yaprak formları (1990 öncesi) ve daha sonra Atölye Üçgen’de yaptığım kolajlarım bu sergimin işlerinde  tekrar ortaya çıktılar… döndüm dolaştım ve dediğim gibi bu sergiyle  doğallığında bütün 25 yılımın bir sentezi oldu. Böyle düşünüyorum… hem kolajlar kendi içinde eskiye de göndermelerim olarak hem de yaprak formları… ve uzun zamandır evrenin simgesi olarak kullandığım kare formları da ,süreç içinde bende varlığını göstermişti…  çok uzun süredir kullanıyorum… Yani hep istediğim şekilde doğal yapılanmayla birleşti… Beni  çok etileyende bu. Yani doğallığına bırakılan yaratım süreci!

Sen hayatın içindeki sorgulamalarını sanata taşıyan bir sanatçısın, evrenin döngüsünü ve değişimini sanatın değişiminde arıyorsun. Sanat ve doğa arasındaki geçişlilikte kendini ve üretimlerini nasıl anlamlandırıyorsun?

Çok doğru ben evrenin döngüsünü ve değişimini sanatın değişiminde arıyorum… hayatın içindeki sorgulamalarıda sanata taşıyorum. Evet farkındalık elde ettiğimden bu yana ben her zaman değişmek ve yenilenmek üzere yaşamımda var olamaya çalışıyorum… sanatla  tanıştığımda anladım ki, değişimin en başını tutan  SANATMIŞ.

Bu nedenle  benim için çok büyük önem taşır. Bu nu her zaman sıkça söylemlerimde tekrarlarım… son yaptığım sergi projelerimde de  bu temayı sürekli vurgulamak istiyorum… Anladım ki ben bunları yapmalıyım… Sanki görev gibi! Hem de kendi disiplinim içinde. Her değişim en küçük parçacıklara kadar parça ve bütün ilişikisinde var olmaz mı? Bu sergimdeki  işlerde bu görülür… bu sorgulamayla üretildi çünkü. Bu da benim enerjimle evreni algılayışım. Evet  sanatçının işaret etmek istediğini SANAT yoluyla anlatımı!!

Yaşamımız büyük bir çokluk içinde,  gözümüzün gördüğü çoklukta her zaman bir soluk alıp verme gibi hareket halinde… soluk alındığında gögsümüzün inip çıkması gibi işlerimdeki  kabartılar  işte bunu işaret eder. Yani duygusal durumların iniş ve çıkışları ve  renkler kıpır kıpır. Ve hatta gözde kinetik bir algıda yaratarak kinetik sanata da gönderme yaparak sanatımın  alanlar arası durumunuda pekiştirir. Soyut ve somut olgular birbiriyle ietişim halinde olarak yapılanırlar. Ancak bu mix olma halinde evrenin o büyük sisteminde herşey, birbirlerine doğallığında eklemleniyor, girift bir durum yaratıyor. Fark etmesekte. Hep aynı olarak gördüğümüz herşey  sürekli kıpırtı halinde değişim içinde değil midir? Her gördüğüm nesnenin varlıkların, kişilerin ve doğanın büyük bir enerjisi yok mudur? Herşey aynı gibi görünür oysa alttan alta herşey durmadan değişim içinde var olmaz mı? Tıpkı süreçte ürettiğim yarattığım ve var olan yapıtlarım gibi.

Biraz evvelde belirttiğim gibi aslında benim medyumum sadece  tuval değildir… ben, hele ki son sergilerimde de görüldüğü gibi alanlar arası sanatın büyük yelpazesinde serinliyorum… ve nefes alıyorum… kendimi kısıtlamıyorum… Sabahatı  incelttikçe aklın  eleme ve cözümleme gücünü öğrendikçe yansıması  işlerimde de incelen renk ve biçim oldu… Bakış açımda geometrik formlar var… Kendimi ifade biçimim bu. Bu sergimle birlikte çok uzun zamandır iç boşalmamın büyük bir kısmını tamamlamış oluyorum… öyle de hissediyorum… büyük bir temizlik  yaptım, aynı zamanda  düşünce boyutumda da… İçimde yepyeni oluşumlar var hissediyorum… bu beni çok heyecanlandırıyor… Böylece içimde çok uzun yıllarca hapsettiğim küçük kız büyüyor… ve büyümeyede devam edecektir SANAT  böyle birşey ve itiraf ediyorum; sanatsal üretimimi nasıl istiyorsam hangi yaşamsal soruna – sorunuma yöneliyorsam kendimi hiç kısıtlamadan öyle üretiyorum… Bence sanatçının bir yanıda cesur olmalı… risk almalı… kendi bildiği doğrusu olmalı ve buna ısrar etmeli… yani tarzı ve de sanatçı tavrını demek istiyoırum!!!

Bu sadece resim sergisi değil, aynı zamanda izleyicide sergiye dahil eden performatik ve katılımcı boyutu ile interakttif bir sergi. Bu konuda ne söylemek istesin?

Evet öyle sergide  performatik ve inter aktif bir durum var… Hep dediğim gibi bütünlük benim için çok önemli sergi interaktif yönüyle böylece büyük bütünlüğünü oluşturacak ve sonuçta izleyicinin doğallığında katılımı ile mesajlarını almış olucaz ve izleyici de katılarak sanatıma dahil olmuş olacak… zaman-mekan -yaşam-sanat-sanatçı ve izleyici beşlisi birleşerek pozitif enerjinin izini bırakacak. Yani işte o ortak bilinç… hatırlatmak istedim. Yani biz doğanın içinde doğa gibi değişeniz… ama benim işaret ettiğim  – bilinç değişimi… aklın eleme ve çözümleme gücü!!! Buna hayır diyebilir miyiz? Kesişen iki duvara yapacağım düzenlemede tam da bunları işaret eder… 10×10 cm – 252 adet dergi sayfalarından ürettiğim yaşamsal imgelerin bir araya gelişi… Bunlar dış dünyadan algıladığımız gördüğümüz ya da fark etmediğimiz görüntülerin sanatçı bakışı ile kadraja alınması ve estetik bir biçimle var ederken dikkatle bakılması gereğini vurguluyorum… sevdiğimiz sevmediğimiz farkında olup olmadığımız imgeler bunlar… ve etrafımız bu imgelerle dolu… ve onların enerjileri ile bir bağ içinde yaşam sürüyoruz… Buna hayır diyebilir miyiz??

Evrenin enerjisini içinde duyumsadığını ve bu durumun sanat üretme halini etilediğini söylersin. Kendi enerjini evreni algılayışını ve değişim kavramınısanat yolu ile nasıl dışa vuruyorsun?

Evet  ben enerjinin büyük varlığına inanıyorum. Evet  hem de pozitif enerjiyle. Ancak, içimiz sürekli kavga halinde kendimizle kavgamız hiç bitmiyor… neyse gelelim yine sanat… bütün bu  iniş çıkışlar sanatın oluşmasınıda beraberinde getiriyor… sorgulamayı getiriyor… sanatı sorgularken aslında kendimizi sorguluyoruz bence… kendi yaşamımızı! Değişmeye karar verdiğiniz an bakış açınızdaki herşeyde o an değişime başlıyor diye düşünüyorum. Örneğin bir dergi sayfasından yola çıkarak yaratıcılığın içinde gizli sırı olan SABIRLA yol aldıysam o safhaya gelmesi ve iç boşalmamı yaşamam gerekiyor… bu bence süreçte çok gizli olan ve onunla ilerleyen bir durum… Örneğin bu sergimde 2 yıldır atölyemde asılı duran buzdolabı aksesuarını kullanmayı çok istediğim halde bir türlü projeme giremedi… ve tam tamına 2,5 yıl sonra sergime dahil oldu… ve hatta bir anda… işte bu bence duyumsamanın iç boşalması… bir anda sanki biri  işte şimdi bunu yap der gibi… aslında çok basit öyle önümde duran birşeyi niye o ana adar göremiyorum? enteresan… bildiğim ama çoktan unuttuğum parçalarımı tekrar bulma sarhoşluğuda diyebilirim… Çok acayip heyecan duyuyorum… yenileniyorum… dinçleşiyorum kuvvetleniyorum… içimde var olan ama bilmediğim sorularımı bulup çıkaradığım için… Kendimden güç kazanıyorum. Çok değişik bir duygu bu!!!! Atölyemde resmen iyileşiyorum! Bu iyileşmelerimdeki heyecanım yeni düşünsel doyutta değişimlere dolayısı ile sanatımdada giderek net olarak hissedilir ve görülür… ve ürettiklerim değişen düşünsel boyutum beraberinde getirdiği eleme gücümün yeni estetik boyutu ile maddeleşmiş halleri olurlar.

Doğa ve insan perspektifinden evrene bakan bir sanatçı olarak doğanın kendi döngüsünde yarattığı izlerin kendini sürekli tamamlayıp tekrar başlamasının senin sanatındaki karşılığı nedir?

Evet benim  doğa ve insan perspektifinden varoluşumu tamamlamak üzere bakışım evrene yönelik… Büyük evrene… oysa hakkında çok da fazla net bilgiler olmamasına rağmen… bu büyük oluşuma büyük bir hayranlığım ve şaşkınlığımda var… Akıl üstü bir durum… Ben sadece bu heyecanın duygularıyla ilgileniyorum… Ve kendi enerjimin ellimde dolgu yapan titreşimini çok uzun zamandır hissediyorum. Böylece büyük evrenin minicik parçası olan minik enerjileriyiz diyebilirim… aslında sanatçıda doğa gibi oda kendi gün doğumunda kendiside yeni şeylerle doludur bence… Oda kendi izlerini geçmişini izler tekrar tekrar geriye dönüşlerinde yeni yapısını inşa eder. Ama sabır ve istikrar bence olmazssa olazı olmalı… İşte yaratıcı değişimdeki  kendini sürekli tamamlayıp başlamasında  gizli sır bence bu… sabır ve istikrar. Bu sergimde, çalışmalarımda bunu deneyimledim…. sergimde izleyici mutlaka “aaa ne adar sabır isteyen bir iş” diyeceklerdir bundan  çok eminim. Bu da benim savımı doğruluyacaktır.

Sonuçta işlerimin hepsi proje süresince (iki buçuk yıldır) sanat-yaşam-parça ve bütün ilişisi sorgulamsıyla yine aklın eleme gücüyle renkler ve biçim en aza indirme gayretiyle üretilmiş ve izileyiciye sunulmuştur. Bu Sabahat Çıkıntaş’tır… Çünkü ben ancak böylesini yapabilirim. Çünkü ben buyum!

Sergi kostümünden bahsedelim birazda. Sergilerinde giydiğin kostümler serginin bir parçası değil mi? Son sergin için hazırladığın kostümünü antatır mısın?

Sergi kostümüm eski bir paraşütten… onunla bir şekilde buluşmuştum. 3 senedir de dolapta bekliyordu… onun tam tamına orjinal halini kullanıyorum… uçma hissi… bu bendeki özgür olma  hissiyle bütünleşiyor… İpekten ve çok sağlam oluşunun bendeki etkisi  de hassas ve güçlü yüreğimin duygusallığımın aynası gibi görmem. Yeşil renkte oluşuda harika bir tesadüf… Kostüm üzerindeki parçalar yine dergi sayfalarından oluşturduğum imgeler bütünü de eski yaptığım kolajlarıda hatırlatır… Etrafımızda uçusup duran imgeler bütünü.

Başımdaki silindir şeklindeki başlık  yine geometrinin şekillerinden biri… tek tek dergi sayfalarının rula haline gelmesi… yani yine geometrik bir şeklin birleşmesiyle oluştu… aslında başlık olarak başımda durması evrenin matematiksel imajı…

Elimde taşıyacağım kırmızı renge boyadığım  bir tuval şasisi ve üzerine yerleştirdiğim tığ işi bir kırmızı karanfil vardır… kostümümün en önemli vurucu son noktasının simgesel formu… bendeki duygusal bağı… ablam Ümit Pekmez’in yeni evlendiğinde yeni aldıkarı buzdolabına süs-aksesuar olarak tığ işi olarak ürettiği bir iş olmasıdır… 44 yıl tüm evlilik yaşamının tanığı… ve o zaman dilimi kıvır  k ıvır yapraklarında gizli ve iyice içine sinmiştir… Buna sinmiş enerjiyi asla ondan koparamayız!!!! Bu beni çok etkiledi… ve kesinlikle kullanacaktım bir şekilde… ve süreç başladı… Yalın ama çok duygusal. 44 yıl ve sonra buzdolabı aksesuarlığı kimliğinden çıkıp sanat ürünü içinde kendi yeni formunu ve yeni kimliğini almış oldu.

Sergide dikkat çeken kağıttan masklar var. Maskların öyküsünüde kısaca anlatır mısın?

Kağıttan masklara gelince… bu arada sergi proje sürecini yaşarken… harika tesadüfleri de yaşayabiliyoruz… çok sevdiğim arkadaşım Ressam Leyla Kazanak Kanber ile bana ısrarla önerdiği ikili sanat – terapi programını gerçekleştirmiştik atölyemde… pratikte önerdiği bir mask yapmaktı… ve heyecanla nasıl bir şey çıkaracağımı çok merak ettim ve o gün bir mask üretimş oldum… sonra zaman zaman ürettim… ve bu tesadüfen çıkan işlerin tesadüf olmadığını düşündüm… doğallığında da yavaş yavaş projede hayat bulmaya başladılar. Tabi çalıştıkça masklara yaşamdan mesajlarda eklemeye başladım… Talan edilmiş ekolojik dünyadanda çok mesajlar var… onları seviyorum ve onlar birleşik doğanın modelleri benim için. Onların adı bu!! Derinden hayretle yeni teknolojinin mahvettiği dünyaya bakarken gözleri böyüyen ekolojik masklar… bir de aslında söylemenden geçemiycem… her zaman Picasso’nun masklarına bakınca acaba ben nası bir şey çıkarırıdım diye merak ederdim… Ve gerçek oldu… Ve Projemin süpriz konukları oldular bu sergimde!

LÜTFİYE BOZDAĞ, 2017

“DE-ŞİF-RE”, Lütfiye Bozdağ 2014

SABAHAT ÇIKINTAŞ’IN “DE-ŞİF-RE” KONSEPTLİ SERGİSİ ÜZERİNE

Sabahat Çıkıntaş, birlikte uzun süre vakit geçirdiğim, sanata dair uzun konuşmalar yaptığım ve bu süreçte yakından gözlemleme olanağı bulduğum bir sanatçı. Onun sanat üretme koşullarını ve üretim aşamalarını yakından izleyen bir eleştirmen olarak bir tespitte bulunmam gerekirse öncelikle şunları söyleyebilirim. Sabahat, resimlerini, enstalâsyonlarını, videolarını içsel dünyasının süzgecinden geçirdiği bir matematikle yapıyor. Biz izleyiciler elbette sonucu görüyoruz. Yaptığı geometrik soyutlamaların rasyonel bir matematikle ortaya çıkması, üretiminin arka planında da rasyonel-bilimsel bir yaklaşım aramayı gerektirirken Sabahat’ın resimlerinde tam tersi bir durumu görüyoruz.

Duygusal bir arka plan…

Geçmiş, hatıralar, yaşanmışlığın verdiği burukluk ve hafızada yer tutan anılar, sisler arasından çıkıp gelen, son derece yoğun duyumsamalar O’nun geometrik soyutlamalarının arka planını oluşturuyorlar.

Resmin arka planında bunca yoğun duygu durumunun bulunması bana oldukça şaşırtıcı geldi. Sanatçının yaptığı tasarımların her biri geometrik soyutlamalar üzerine kurulu ancak bu tasarımların her birinin kendince bir hikâyesi var. Buna karşın, ortaya çıkan resim, hikayesi olmayan, soyut bir resim.

Duygu durumlarını, espas içinde dolaşan bir enerji dolaşımı olarak gören sanatçı, geometrik soyutlamaları, eski buluntulardaki yaşam izlerini, kağıt ve boyalarla yaptığı kolajlarda bulduğunu söylüyor. Renkler arasında kuvvetli kontrastlarla tabakalaşmış boya katmanlarının hareketi ve ritmi, geometrik soyut kompozisyonlarda, doğayla bütünleşen sanatçının bellek izlerini yansıtıyor.

Zaman ve varlık ilişkisi….

Sanatçı, bir önceki sergisinde zaman kavramına odaklanırken “de-şif-re” başlıklı bu sergisinde “zaman ve varlık” kavramına yoğunlaşıyor. Kendi yaşamından onun için önemli olan bir zaman kesitine zoom yapıyor, 1998-2009-yılları arasında zorunlu olarak çalıştığı 15 m2lik ofisin penceresinden baktığında apartman boşluğunu görüyor. Orada, atıl olan kâğıt, plastik ve metal obje yığınından başka görülecek bir şey yok. Ancak pencereden dışarıya açılan tek mekân olan bu boşluğa her baktığında başka bir şey görmeye başlıyor. Gördükleri onun için “atık yığını manzarası”nın dışında bir konstrüksiyona dönüşüyor.

Her sıkıldığında, hapsolduğu o ortamdan kaçmayı her düşündüğünde, açtığı pencereden gördüklerini fotoğraf makinesi ile çekiyor. Bu fotoğraflara yıllar sonra baktığında gördükleri, kendi geçmişinin bir dönemine ait orada bulunmuşluğunun, huzursuz hissedişin varoluşsal sessiz tanıkları oluyorlar. Sanatçı bu fotoğrafları bir araya getiriyor ve 1998-2009 yılları arasında geçen zamanın tek tanığı olan bu fotoğrafların, geçmiş anların donmuş kanıtları olan görüntüleri üzerine boya müdahaleleri ile yerleştirdiği kare biçimlerle kompozisyonlar oluşturuyor.

Hep sorgulanan, “zaman ve varlık” ilişkisi Sabahat’ın resimlerinde de sorguladığı en temel kavramlar olarak kare üzerinden okunabiliyor.

Kare, Sabahat’ın sanat üretimlerinde en temel, en vazgeçilmez biçim olarak karşımıza çıkıyor. Resimlerinin en temel arketipi olan kare, Pisagor’a göre “ateş-hava-su-toprak” gibi evrenin en temel dört elementinin simgesi. Evrenin enerjisine inanan Sabahat için Pisagor’un elementleri evrenin en temel elementleri olması bakımından önemli. Bu nedenle kare, O’nun resimlerinde nesnelerin hem zihinsel olarak hem de görünür dünyada bir imge olarak varlığını sürdürebildiğinin bir kanıtı gibi. Kare üzerinden yaptığı biçimsel soyutlamalar sanatçının öznelci ve ifadeci bir tavırla gerçekleştirdiği kompozisyonlarında resim yüzeyini bölen, parçalayan, bazen de tümleyen çerçeveler olarak, onun kozmos içinde evrenselliği aradığı neoplastisizm olarak ortaya çıkıyor. Kare, nesneler dünyasının sembolik durumlarını temsil ediyor.

Sabahat, sezgileriyle sanat üreten bir sanatçı. Üretimlerinde etkilendiği ve resimlerinin arketipinde yer alan varlık ve zaman sorunsalı, O’nun tüm sanat anlayışının bir özeti olarak okunabilir. Kare biçim üzerinden ifadesini bulan varlık ve zaman kavramları, sanatçının yaşadığı duygu durum halini; geometrik soyutlamalar, imgeler yoluyla, görsel dünyanın olanaklılığı içinden ifşa ediliyorlar.

Kare, bir sanat nesnesi olarak, sanatçının yeni duyu alanlarının tanıklığıyla yeniden kurulan, yeni nesnelliğin kılıfı içinde yeniden var edilen, alımlayıcı ile iletişime geçerek bu kez de alımlayıcının duyu alanları içinde yeniden varolan bir sürecin öznesi olarak karşımıza çıkıyor. Bu geçişler sırasında meydana gelen zamansallıkta, zihinsel olanla gerçeğin görüntüsü aynı anda varlığını sürdürüyor.

Belki de sanatta somut olan bir şey yok. Ne zihnimizde, oluşan duygu durumu somut, ne de onların algımızda, imgeye dönüşmüş geometrik halleri somut. Anlık olanın geçiciliğinde neyin kalıcı olduğunu söyleyebiliriz ki belleğimiz dışında.

Varlığın zamanla metanetli ilişkisi…

Resimlerini yaparken yegâne metot olarak kabul ettiği; içsel dünyasının dışavurumu bir anlamda sezginin şuurlaşması olarak karşımıza çıkıyor. O’nun resimleri öznelci ve ifadeci bir tavırla, kozmos ile uyumlu olarak gerçekleştirdiği, evrenselliği aradığı bir yol.

Sabahat’ın resim yapma süreci birçok sanatçıdan farklı. Kendi oluşturduğu dünyanın dengeleri ve enerjisi var. En çok da evrenin enerjisine olan inancı ve bu enerjinin rehberliğinde resimlerini yapıyor olması hayli egzotik. Sebahat’ın büyük bir tutku ve inanç ile sanat ürettiğini görmek bana Seraphine Louis’in resim yapma biçimini hatırlattı. Seraphine’in iç sesini dinleyerek, resim yapma tutkusunu Sabahat Çıkıntaş’da gördüm. Seraphine’in çok dindar bir kadın olması ve resim yapma emrinin göklerden geldiğini söyleyerek huşû içinde tutku ile resim yapması dinsel bir ritüeli yerine getirircesine iç huzuru bulmasını Sabahat’da da gözlemlemek mümkün. Resimlerini yaparken kendisine terapi gibi geldiğini ve ruhunun rahatladığını, kendisini huzur içinde hissettiğini söylüyor.

Çıkıntaş’ın yapıtları, kozmos ile uyumlu olarak gerçekleştirilmiş bir yapıda, karşımıza çıkıyor ve evrenselliği arıyor. Form anlayışı, resim yüzeyini bölen çerçeveler ve onun doğadaki yeni arayışları, Neoplastisizm’in önemli temsilcisi Piet Mondrian’ın, kareler formunu çağrıştırıyor. Sanatçının resimlerindeki denge ve kontrastlar, bilimsel ve rasyonel bir anlayışla, yaşamın felsefesini, hayata geçirmeyi hedefliyor.

Sabahat, geçmişin önemli olduğunu, ayak izlerinin geçmişin izleri olduğunu ve sanat üretmenin kendisinden bir iz bırakmak olduğunu düşünüyor. Sanatçının yolda olduğunu, yürüdükçe yol aldığını, yol alırken de durup geriye bakmanın geçmişiyle hesaplaşmanın önemli olduğunu vurguluyor.

Sanat üretme bir görüntü deneyimi. Sabahat’ın üretimlerinde sanat, dış fiziksel etkilerle sanatçının iç kuvvetleri arasındaki etkileşim sonucunda ortaya çıkan bir faaliyet. O, dış etkileri kendi içinde ele alıyor, özümsüyor, kurguluyor ve yeniden biçimlendiriyor. O’nun resimlerinde, dış etkilerin neden olduğu fizyolojik ve psikolojik tepkiler, imgeler yoluyla kendi anlamını buluyor. Plastik dil oluşturma diye adlandırdığımız bu deneyimin fiziksel temellerini oluşturan dış optik etkiler ve çevresel etkilerin bütünleştiği iç etkiler, kendi değer hükümleri içinde faaliyet gösteriyorlar. Ancak dışarıdan gelen etkiler, sanatçının iç görüsü ve duyumları ile düzenleniyor. Her deneyimde dış değer hükümleri, iç değer hükümlerinin bir parçası haline dönüşüyor. Sabahat’ın resimlerinde yer alan duygusallık, geçmişin izleri ve duyumları, iç değer hükümlerinin bir parçası olarak plastiğin olanakları içinde, dış değer hükümlerine dönüşüyor.

Sabahat, sezgileriyle sanat üreten bir sanatçı. Üretimlerinde etkilendiği ve resimlerinin arketipinde yer alan varlık ve zaman sorunsalı, O’nun tüm sanat anlayışının bir özeti olarak okunabilir.

Sabahat’ın sanat üretimlerine resimleri üzerinden baktığınızda “klasist modernist” bir yerde duruyor. Ancak yaptığı enstalasyonlar ve kostümler ile ise postmodern bir yerde duruyor. Kostümdeki kare şeklindeki aynalar ise bakanı içine alan iç-dış, ben-öteki kavramlarına gönderme yaparken izleyici de sanata dahil ediyor, izleyici kendisini parça parça orada sanatçıda görüyor. Böylece parçalar bütünle, bütün de parçayla değişimini gerçekleştiriyor.

Sabahat Çıkıntaş’ın işleri, yaşamıyla aynı paralel süreçte gelişip olgunlaşıyor. Bu onun sanat yapma biçimi. Bu nedenle kendini ve yaşamından kesitleri de üretimlerinin bütününde görmek mümkün. Örneğin sergide kendi tasarladığı kostümü giymesiyle kendi varlığını sanatıyla bütünleştiriyor.

Sabahat Çıkıntaş, “de-şif-re” sergisi için kendisine bir kostüm tasarladı. Tasarladığı kostümde simge olarak kullandığı renklendirilirmiş muhtelif rujlu dudak imgeleri kullandı. Bu imgeler, gülen, mutlu ifadeleri yansıtan dudaklar. Konuşan, gülen bu dudak imgeleri, kendisinin o günlerde, konuşmak isteyip de konuşamadığı anlarına ironik bir gönderme yaparken, tüm konuşamayan, kendisini ifade edemeyen kadınlara da referansta bulunuyor.

Elinde tuttuğu kağıttan gül demetinin siyah olması tüm renkleri içine çeken siyahın hüzün tarafı. Sanatçıya göre, siyah gül demeti, hüznü simgelese de aynı zamanda yaşamın hem madde hem de ruh tarafıyla ilgili bir metafor. Kostümünü tamamlayan son parça ile genç kızlığına gönderme yapıyor. Genç kızlığında işlediği kanaviçe çarşaf, kenar bordürü olarak sanatçının sergisinde giydiği kostümün sırtından aşağı doğru sarkan bir bölümü oluşturuyor. Bu kanaviçeli parça, sanatla uğraşmadığı günlerin çok gerilerde kalan bir anı nesnesi olarak sergide yerini alıyor.

Sabahat’ın işleri, yaşamıyla aynı paralel süreçte gelişip olgunlaşıyor. Bu onun sanat yapma biçimi. Bu nedenle kendini ve yaşamından kesitleri de sergi içine katıyor, sergide kendi tasarladığı kostümü giymesiyle kendi varlığını sanatıyla bütünleştiriyor. Böylece tam ve bütün olarak, görünen ve görünmeyen, algılanan ve algılanmayan yanlarıyla içsel sezgilerini, duyumlarını “de-şif-re” etmiş oluyor, dudak hareketlerinden oluşan videosu ise kesik kesik heceler şeklinde serginin tematiği olan “de-şif-re” repliğini heceliyor.

d-e-ş-i-f-r-e————de-şif-re—–d-e-ş-i-f-r-e—-de-şif-re—deşifre—deşifre—–

LÜTFİYE BOZDAĞ, 2014

SABAHAT ÇIKINTAŞ’TAN “DE-ŞİF-RE”, The Magger 2015

Sabahat Çıkıntaş’tan “De-Şif-Re”
Ahmet Rüstem Ekici

Haberi okumak için tıklayınız!

SABAHAT ÇIKINTAŞ VE ATÖLYESİ, The Magger 2014

Sabahat Çıkıntaş ve Atölyesi
Ahmet Rüstem Ekici

Haberi okumak için tıklayınız!

“ARKA ODA”, Nilgün Yüksel 2012

ARKA ODA

Viriginia Woolf’un ünlü kitabı “Kendine Ait Bir Oda” sı içeriğiyle feminist teorinin temel taşlarından biri olamsının yanısıra sadece adıyla bile kadın yaratısının/yaratıcılığının metoforudur salında. Tüm engellemelere/engellenmelere karşın kadın yaratıcının kutsal sığınağıdır. “Kendine Ait Bir Oda” aynı zamanda yaşamı boyunca biriktirdiklerini ortaya döktüğü birikimlerini özenle sakladığı, kendine özgür kıldığı tavan arası, sandık odasıdır orası.

Sabahat Çıkıntaş, bana son sergi projesinin adının “Arka Oda” olduğunu söylediğinde usumda ilk canlanan metafor Woolf’un “odası” oldu. Üstelik bu mecazın çağrışımı salt bir mekan değildi. Aklımızın derinliklerinde gizlediğimiz atamadığımız şeyler de dairdi. Çocukluk elbiselerinin, ilk topuklu ayakkabının, siren seslerinin, başka başka kokuların, değişen düşlerin duyguların düşüncelerin; bizi değiştiren anların tozlu raflarda beklediği soyut yerdi.

Çıkıntaş “arka oda” projesinde, o raflardakilerin bir kısmınıın tozunu alıyordu. Uzun yaratım sürecinin eşlikcilerini bugüne, ana taşırken onları aslında ait oldukları yere yeniden yerleştiriyor, hepsini birer sanat nesnesine dönüştürüyordu.

Geçmişi şimdiye taşırken getirdiği öneri ise bir tür zamansızlık. Sonuçta alımlayıcı açısından şimdide henüz karşısında olana yapıtın ilettiği salt o an. Süreç ise anın içinde gizli olan.

Sanatçının minimal, steril geometrik biçimlendirmelerini eşlikçileri ya da çalışmaların arka planı kendilerinin diğer yüzleri gibi. Birer maske işlevi görürken üzerlerine bulaşan boyalarla malzemeye dönüşen naylonlar, aynı zamnda benzer bir minimalizmi yansıtan sanat nesnesine evrilebileceklerini gösteriyorlar.

Pileksi kutunun içine yerleştirilen renkli şeritler içinden çıktıkları yapıt oluşturma düşüncesinin üç boyutlu halini yansıtıyorlar. Kutunun tek yüzeyinde bırakılan boşluk, hem yapıtın içine hem sanatçının arka odasına davet olabilir mi?

Aynı şekilde tuvalin yüzeyiyle eş tutulmuş pleksilerin şeffaflığı o üç boyutu destekliyor. İzleyici yaratımın arkasını izlerken aynı zamanda yapıtın arkasına da geçmeye davet ediyor. Tuvalde boya ile yaratılan şeffaf geçişler bu sefer salt malzemenin kendisiyle bütünleşiyor.

Ve arka oda… Arka oda bu kez dillenen işlevi görüyor. Malzemenin sessizliğini fotoğraf ve yerleştirmelerle bozuyor. Sürece ilşkin olanı daha açık seçik gösteriyor. Bir başka şekilde izleyici simgesel olarak yapıtın ardına geçiyor ve bu kez an-süreç ilişkisinde yaratılan deneyimi tersden yaşıyor.

Her yaratım aynı zamanda bir deneyim ve her izleme deneyimin bir kez daha çoğalmasıdır. Arka oda bazen özenle koruduklarımızı barındırır, bazen sakladıklarımız yada gizlediklerimizi. Bazen geçmiş ve şimdiyi.

NİLGÜN YÜKSEL, 2012

“AZ’DAN ÇOK”, Nilgün Yüksel 2011

AZ’DAN ÇOK

Sabahat Çıkıntaş’ın AZ’DAN ÇOK sergisi ARTBOSPHORUS’da…

Bu seneki konsepti “DÜŞLER, RENKLER, GERÇEKLER” olarak belirlenen İstanbul ARTBOSPHORUS Çağdaş Sanat Fuarı kapsamında Mine Sanat Galerisi standında Sabahat Çıkıntaş’ın AZ’DAN ÇOK adlı sergisi yer alıyor. 

Daha önceki çalışmalarında buluntu malzemeyle soyut estetik bir yapı kuran Sabahat Çıkıntaş, AZ’DAN ÇOK adını verdiği yeni sergisinde rengin varyasyonlarını, çağrışımını, resim sanatındaki yaptırımlarını araştırıyor.

Daha çok lirik soyutta görmeye alıştığımız rengin tinsel duyarlılığını geometrik soyuta uygularken izleyicinin algısında da yeni pencereler açıyor. Olabildiğince az elemanla yarattığı döngüde plastik dilin anlatımını çoğaltıyor. Onun minimalize ettiği tuvalleri sade görüntülerinin altında çoklu çağrışımları barındırıyor. Yapıtlar, bir sanatçının az elemanla çok şey söyleyebileceğini, belirlediği üslupla da önyargılarımızı elimizden alabileceğini gösteriyor.

Başka bir deyişle Sabahat Çıkıntaş’ın AZ’DAN ÇOK serisi geometrik soyuta tersten bir bakış açısı…

Sergi, 28 Nisan – 1 Mayıs 2011 tarihleri arasında ARTBOSPHORUS Çağdaş Sanat Fuarı, Mine Sanat Galerisi standında izlenebilir.

AZDAN ÇOK – MORE THAN LESS

Geçtiğimiz yüzyılın başında sanat eğitiminde yeni bir dönemi başlatan Bauhaus’un ilkeleri arasında günlük yaşamı sanatla dönüştürmek Doğu ile Batı ‘nın ruhunu yakalamak vardı. Hocaların birçoğu ruhun ve bedenin arınması üzerine de kafa yoruyor bu arada her şeyi üretimin malzemesine ,nesnesine dönüştürüyorlardı.

Binaları geometrik motiflerle süsleyen Anadolu’nun eski ustalarının Şaman inancına dair göndermeler yaptıkları ya da inançlarından arta kalanları taşa gizledikleri düşünülür. Özellikle kullandıkları renkler, Şamanizm’de özel bir yeri olan hava, su, toprak gibi ilksel elemetleri ifade eder ve aslında hem doğanın hemde yaratımın en pür halini ortaya koyar.

Her ne kadar geometrik soyutlama anlağımızda farklı bir yer etmiş olsa da onların yaptıklarına bir tür dışavurum demekde olası.

Ne de olsa onlar, geçmişlerini birikimlerini, özlemlerini ve yeterince ifade edemediklerini formlara renklere işlemişlerdir.

Doğu’nun sezgisel bilgisi ve Batı’nın ölçülü duyarlılığı Sabahat Çıkıntaş’ın beslendiği kaynakları işaret ediyor. Sanatı, soyut sanatın nesneyi yapıtın dışına iten arındırma mantığını Doğu’nun ruhsal arınmasıyla birleştiriyor.

Ki Doğu öğretilerinde arınma aynı zamanda diyalektik bir gelişme yolculuğudur. Saf, sade, kendiliğindenliğe dönüşü simgeler. Bu zorlu ruhsal eğitim yaşamı da basitleştirmeyi beraberinde getirir.

Sabahat Çıkıntaş, yaşam-sanat döngüsünden yola çıkarak oluşturuyor yapıtını. Uzun soluklu yürüyüşünde bir yandan önüne çıkanları yapıtıyla birleştirirken diğer yandan yaşantıdaki pürleşmeyi tekrar yapıtına taşıyor.

Disipline edilmiş bir tinsel duyarlılığı ölçülü kompozisyonlarla yoğuruyor. Tek rengin varyosyanları, çağrışımlar ile oluşturduğu son yapıtlarında açık-koyu dengesinin yanında yakaladığı derinlik duygusuyla monokrom yüzeylerde plastik dilin çoğaltımına ilişkin araştırmalara girişiyor.

Daha çok lirik soyutta görmeye alıştığımız rengin tinsel duyarlılığını geometrik soyuta taşırken algılarımız için yeni yollar öneriyor. Az elemanla çok şey söylerken önyargılarımızıda elimizden alıyor. 

Başka bir deyişle Sabahat Çıkıntaş, geometrik soyuta biraz da tersten bakıyor.

NİLGÜN YÜKSEL, 2011

“BAĞINTI-LAR”, Sabahat Çıkıntaş 2009

“BAĞINTI-LAR”

İnanıyorum ki; bedenin duyulur dünyaya gelmesiyle soyuttan somut bağlantısının ilk deneyimini gerçekleştirmiş olur.

Duyulur dünyasında  kendi alanını yarattığında… onun öncesi durumu, başlangıçı  ve tetikleyicisi olup hep sonraya bağıntı-larla devam eder. Serüveninde ilk karşılaştığı şey-şeylerle… (Madde – öz – olay – iş – durum  ve tüm yaşamsal veriler….vs) kendi mücadelesi başlar… bilinçli olmanın kendisini  diğer canlılardan ayırdığının ayırımıyla,  bilinçlenerek… araştırır-bakar-bakarken görmeyi öğrenir… fark etmeye ve keşfetmeye bağlanır…!!

Anlar ki uzamda yer kaplayan tüm canlıcansız varlıklar birbirleriyle ÖNCENİN TETİKÇİLİĞİ İLE SÜREKLİ SONRAYA BAĞINTI-LARLA HER ŞEY KENDİ İÇİNDE DIŞSAL VE İÇSEL BAĞLANARAK ÇOĞALIR VE BU ÇARK SÜREKLİ DEVAM EDER… oradan önsüz, sonsuz mutlak olan da birleşir…

Benim serüvenimde bu bedenlerden biri;… Görünmez duyularımın beden bağlantımla, yüzey üzerine (evrenin sarsılmaz önsüz sonsuz durumunu bana tam ve bütünlük kavramını  çağrıştıran, mutlak değer olarak KARE formunu simge olarak kullanarak) rengi ve biçimi en aza indirerek  biricik soyut  formun tekrarıyla – tekrardan  çoğalıp gelen, kendi alanını yaratarak (tıpkı evrende kapladığım alan gibi) titreşim ritim duygusunu netleştiriyorum… Evrenin ve uzamın içinde yer alan sonsuz şey – şeyler den algıladığım, deneyimlediğim ve  farkındalığımla geliştirdiğim duyu alanlarımı minimalist tavırla nesnelleştirerek SANAT olarak sunuyorum.  Duyu ağlarımla öncenin tetiklediği sonraya BAĞINTI-LANARAK, SONSUZA DOĞRU DEVAM EDİYORUM…!!!

ARISTOTELES’E GÖRE DE… “BİLGİNİN KAYNAĞI DUYU ALGISIDIR.”

SABAHAT ÇIKINTAŞ, 2009

GEOMETRİK YAPININ ESTETİK YENİDEN DİZAYNI ÜZERİNE, Ümit Gezgin 2007

GEOMETRİK YAPININ ESTETİK YENİDEN DİZAYNI ÜZERİNE

İnsanoğlu tarih boyunca kurgusal bir düzen fikri içinde gelişimini sürdürmüş, bunun neticesinde uygarlığı yaratmış, uygarlığın bütün görsel elemanlarını, kurgusal düzen ve yaratma fikri çerçevesinde geliştirmiştir. Sanat, sanatın görsel alan boyutu, mağara döneminden bu yana bir kurgusal düzen ve o düzene estetik bir gerçeklik kurma yapısı üzerine gelişmiştir.

Bütün sanat dönemleri hem bir arayışın dönemleridir, hem de insanoğlunun kendini çağı içinde gerçekleştirmek, giderek özgür kılmak mücadelesinin yansımasıdır. Sanat insan kimliğinin dışavurumudur, onun yeniden tanımlamasıdır; bu tanımlama aynı zamanda anlamlandırmayı veya yeni anlam arayışlarını da gündemine alarak gelişir. Sanat bir gelişim, değişim aracıdır. Bireyi özgür kılma mücadelesinin adıdır ve bu mücadele tarih boyunca sürüp gitmiştir; hala da  sürüp gitmektedir.

Sanat yeni tanımlara, yeni anlamlara ulaşma üzerine kurulu olmuştur; resim sanatı bu tanım ve anlamı görselliğin sınırları içinde gerçekleştirmenin peşindedir. Biçim yaratma endişeleri resmin temelini teşkil etmiştir. Ressam biçimin bir bilinç işi olduğunu da çok iyi bilir. Dolayısıyla her resimsel biçim, kendi anlam derinliğinin yanında ressamın bilinç düzeyinin ve anlam dünyasının da araştırması niteliğinde ortaya çıkar.

Sabahat Çıkıntaş’ın resmi de böylesi bir bilinç süreci resmidir. Sezgiyle kavranılan, akılla sınanan ve kendisine yeni anlam alanları arayan bir sürecin resimleri… Üst üste bindirilmiş veya yan yana getirilmiş, alabildiğine yalın bir karmaşayı yansıtan düzen kurgusu geometrik yapılar; kurgu matematik ilişkilerinin içinde, hem kendi geometrilerini yaratırlar ve hem de bu geometrinin biz, dünyaya değil, aslında sanata ait olduğunu hissederek kavrarız. Evet, bunlar bilinen geometrik kurgular, yapılar ve oluşumlar değildir; bunlar sanatçının kendi iç düzeni içinde oluşturduğu ‘strüktür’  fikrinin ve arayış gerçekliğinin geometrik yapılarıdırlar.

Sanatın bir iletişim dili olduğunun ayrımında sanatçı; ama bu iletişim dili ve özellikle kendi sanat dilinin, insanlararası iletişimden ziyade, sanatçıyla eseri arasında bir iletişim derinliğine sahip olduğunu da sezgisel olarak kavramaktadır. Çoğul gerçekliğin yaşandığı dünyamızda herkesin kendi gerçeklik havuzu içinde kulaç attığını ve aslında çok yakınında bulunsa dahi bir diğerine yabancı ve uzak bulunduğunu bilmek gerekmektedir. Sanatçı da  bu uzaklığın veya ayrımın çok iyi farkında. Sanatı, bütün geometrik yakınlığa rağmen bu uzaklığın da üzerine kurulu aslında.

Geometrik yapılar;  kurgunun bir ben varlık olarak sanatçıyı ancak geometrik bir düzen fikri boyutunda anlatması da önemli. Bu  önemin ayrımında sanatçı. Aslında geometrinin saf ve sınırları belli yapısına da güvenmiyor. Geometriyi bile üst üste bindirilmiş, yan yana getirilmiş, sınırları belli formülasyon içinde, sınırsız kılınmış noktada sezginin de yardımıyla kullanıyor. Dikdörtgenler, kareler; yüzlerce, binlerce geometrik düzen; yüzeyin  uzamsızlığında bir espas yaratıyor; monokrom rengin içinde hareketi oluşturuyor. Böylelikle yaşamsal bir ritim duygusunu da oluşturmuş oluyorlar. Yaşam içindeki düzen fikrinin, sınırın ve aynı zamanda geometrik karmaşanın, insan algısı ve insan düzeniyle birlikte, giderek belirsiz bir kaos da oluşturabileceklerinin bol gönderimli işaretleri olarak duruyor bu yapılar.

Bu resimsel serüven içinde bir güven fikri ve duygusu da gizli. Kendine özgü geometrisi resmin, kendine özgü estetik doğrularını da peşinden sürüklemiş. Dahası geometrik düzenin aynı zamanda yaratıcı bir kurgusal düzen ve estetik gerçekliğe dönüştüğünü görmüş sanatçı. Geometrik kurgu, monokrom zemin üzerindeki çizgi-geometrik kompozisyonlarıyla kendi estetik gerçekliğini de oluşturmuş. Aslında bir boyutuyla karmaşa gibi de görünen geometri, aynı zamanda  müzikal ve şiirsel bir görsel algılamaya da dönüşmüş. Çizginin asaleti, geometrik dönüşüm içinde gerçekleşmiş. Resimsel kompozisyon bir matematik-şiir gerçekliğine dönüşmüş. Sonuç itibariyle kurgu yüksek ayar bir disiplin ve yaratıcı estetik  bilinç çıkarmış ortaya. Bu yaratıcı estetiğin bir süreç plastiği boyutunda devam edip gideceğini düşünüyorum ben. Matematik bir geometrik yapının nasıl plastik derinlik kazandığını göstermesi  önemli; bundan önceki çalışmalarının da hayatın arkeolojik plastiğine ve varoluşun geometrik şemasına gönderimi, derin, içsel ve aklın estetiğini kurgulayıcı tarzda ortaya çıkması; bundan sonrası için de önemli ipuçları, katsayısı yüksek  açılımlar veriyor…

ÜMİT GEZGİN, 2007

“SADELEŞMELER”, Yusuf Taktak 2003

SADELEŞMELER

Sanatçı; her gün baktığımız ama görmediğimiz şeyleri bize gösterendir.

Görmeye başladığımızda sanatçının kimliği ve kişiliğiyle birlikte bakarız nesnelere.

Bir çeşit gözlükle düşünür ve hissetmeye başlarız. Aslında bu sanatçı gözlüğü bizi basitlikten kurtarır. Nesneleri biçimi ve rengiyle aynen tuvale geçirmedir, söz konusu, basitlik.

Basitlik ve  sadelik arasında kıl payı fark olduğu söylenir. Öyle bir fark atacaksınız ki sıradanlıktan kurtulup karşımıza içeriği zengin ama çok yalın biçim ya da biçimler çıkacak.

Lafı dolaştırmaya da gerek yok; günlük yaşamda da basit  ile sade insan arasındaki ayrımı pekala biliriz… Birinde sonradan görmecilik, yapaylık, öykünme, ötekinde düşünce zenginliği, özgünlük, soy ve kök vardır.

Akademi öğrencilik yıllarında arkadaşlarla yaptığımız, resimlerin köklerini bulmaya çalışır aynı zamanda sanat tarihi bilgimizi sınardık. Bu keyifli uğraşı günümüz sanatının “güncel sanatın” işlerini yapmaya talip toy sanatçı adaylarına da önerebiliriz.

Basitlik ve sadelik ayırımını Sabahat Çıkıntaş’ın işlerine baktığımda, belirtmek istedim.

Dünya sanat tarihindeki başyapıtların en önemli özellikleri sade olmalarıdır, öncelikle. Sonra dönem özelliklerini sıralarız. Leonardo ‘nun Mona Lisa’sı da Malevich’in beyaz üzerine siyah karesi de aynı sadelik içine görünürler.

Sade yapıtlara genellikle yöneltilen eleştiri; ”bunu bende yaparım”dır.

İşte ,herkesin yapabileceğini sandığı resimleri minimalistler yapmışlar. Devasa tuvallerdeki alabildiğine azaltılmış biçimler ve renkler Amerikalı minimalistler tarafından uygulanmış.

Çıkıntaş’ın aza indirgenmiş geometrik biçimlerinin kökenlerini Hollanda soyutuna, Rus Konstrüktivizmine ve Amerikan Minimalizmine uzatabiliriz. Bölümlenmiş yüzeydeki dikdörtgen ve karelerin anlamları üzerine yorum tapmak yerine resmin kendi anlamı ve soyutluğunu sorgulamak gerekir. Bunların dışında kanımca en önemli ayrım tekniktir. Teknik geleneksel olan tuval yerine şeffaf plastik yeğlenmiş, boyaların üst üste gelmesi ve kazınmasıyla özgün doku elde edilmiştir. Boyanmış yüzeyin düzgünce boyanmadığını yer yer açık kalan yanıyla ışık geçiren biçimler oluşmuştur. Işığın devreye girmesiyle pleksiglasla çerçevelenmiş resimler ışıklı bir yanılsama vermektedir.

Sabahat Çıkıntaş resminin bağlı olduğu 20. Yüzyıl ustalarıyla yüz yüze geliyor, onları kendi çağdaş malzemesiyle değerlendiriyor ve yeniden düşünüyor. Basit bir bakışla: “ bu daha önce yapılmıştı “ damgasını vurmamak gerekir. Uzun süre bir kez daha bakın resimlere farklılıkları göreceksiniz.

YUSUF TAKTAK, 2003

BİR-İM-LER'E ADIMLAR, Özkan Eroğlu 2002

BİR-İM-LER’E ADIMLAR

Ülkemizde son yıllarda bası kimlikler, kendilerini öylesine belli etmeye başladıki, bunlar özellikle sanatın doğasına yakışır tavırlar sergileyerek, karakterli yapıt’ı hedefleyen istençleriyle dikkat çekmekte .Bunlardan biride Sabahat Çıkıntaş. Sözkonusu kimliğin, ortaya koyduklarıyla nasıl bir sonuca ulaştığını, dahası bu yazıma neden olan çalışmalarına dönük yaklaşımlarım olacak.

Bu çalışmalar için, öncelikle anahtar olabilmeyi başarmış bazı değerlendirmeyi hatırlatmak isityorum. Birincisi; çalışma yüzeyleri üzerindeki parça – bütün ilişkisinin önemi ve plastik yapıya verdiği katkılar. İkincisi; bütünü oluşturan parça – birimlerin kendi arasındaki kombinasyonları ve ortaya çıkan görsel enerji, hatta görsel enerji birimleri. Üçüncüsü; söz konusu birimlerin dokusallığa verdiği katkılar. Bütünüyle bu üç çıkmada, çalışmaların biçimsel çerçevesini oluşturmakta. Bu aşamada akla şu soru takılmış olabilir: Ya içerik? Çalışmaları düşünerek getirdiğim ”Bir- im –ler “ tanımlaması sanırım iç tarafla olan ilişkiyi birazda olsa hissettirmekte ve izleyiciyi bazı bazı düşünceler oluşturmaya yönelen gayretlere itmektedir.

Biçim’e dair

Çalışmalardaki boşluğu dolduran her bir eleman –birimden, yani parçadan hareket ederek, bütüne ulaştığımı öncelikle kabul ediyorum. Ve burada, boyutları farklı olan birimlerden söz ettiğim gerçeğini de saklamamalıyım. Yan yana, üst üste, ön ve arka plan boyutunda, kombine edilmiş bir çok birim, yerini  birim –ler’e bırakarak dikkatleri üzerine çekmekte. Bunlar yine plastik bir görüşle, izleyiciye de sanat tarihine indiren bir özelliğe sahipler ve bu nedenle de önemliler. Çünkü içerik tarafında bir analoji olursa, yardıma koşacakları kesin. Birim ile Birim-ler arasında oluşan tekil ve tümel ilişki, ayrıca oluşan kombinasyonlar birer enerji vesilesi de. Tabi bu arada bahsetmeye çalıştığım enerjinin kendini nasıl bir boşlukta şekillendireceği gibisinden çok yalın bir soru akla gelebilir. Cevap da şu olabilir: bütün bir dokuya dönüşmeleri kadarda normal bir şey yoktur. Bu dokunun çeşitlikçi yapısı ve zenginlikleri asıl üzerinde düşünülmesi gereken taraftır.  Ayrıca ortaya çıkan dokusallar da, izleyiciyi sanat tarihine yine çekebilir. Bu da işin başka cazip tarafıdır.

İçerik’e dair

Bu tarafın, kurcalandığı zaman biz izleyicileri bir yerlere götürdüğünü görünce, bir rahatlama yaşadığımı söylemeliyim. Biçimler biçimi sorgulayanlar tarafından ortaya konulmakta, sonrasında tamamen düşünselliğe dayanan içerik, başkaları tarafından biçimlere bir bütünlük oluşturarak gündeme getirilen bir şey olduğundan, öncelikle bir sergi, dolayısıyla o sergide sergilenenler üzerine getirilecek tanımın büyük önemi bulunmaktadır. Buradan hareketle, bu sergi, üzerinde kafa yorarken aklıma yazıma da başlık olan Bir-im-ler tanımını getirdi. Yukarıda kısaca değindiğim bu tanımı, içeriği doğrudan şekillendirdiği için burada açmak istiyorum.

Bir-im-ler tanımlamasına nereden ulaşıldı? Bir kere, eldeki çalışmalara bakınca, tekil bir yapıdan, dolayısıyla birimlerden hareket edildiğini gördüm. Benim için birim olan, Sabahat için eleman, dolayısıyla plastik bir birimdi. Daha sonra bu birimler kendi başlarına bir-im olabilir mi? Sorusu kafama takılıverdi. Evet bu da mümkündü. Çünkü her eleman, kendi başına bir işaret görüntüsü sunuyordu: özetle boşlukta takındıkları hal ve tavırlarıyla kendisine özgü enerjisini dışa vuruyor, adeta birer sinyal mekanizması şeklinde beliriyorlardı. O zaman, söz konusu elemanların en basit halleri bile, birer im olması anlamını saklı tutuyordu. Bundan böyle göz önünde olan, “Birim-ler”e karşılık “Bir-im-ler” idi. Şimdi çalışmaların biçimden, içeriğe doğru giden yolu, dönüşmeyi ,sanırım daha iyi fark etmekteyiz. Dahası bu aşamada, çalışmaların ruhuna uygun soyut bir dönüşüm, kendini tam anlamıyla ele vermiştir de diyebiliriz.

Yazımı şöyle bağlayabileceğimi düşünüyorum: bu çalışmalarda her birim in önemi var. Çünkü birbiriyle ilişkileri boyutunda, biçimsel ve içeriksel anlamda etkileşim içindeler. Burada yazımı biraz daha öze indirgeyip özetleyecek olursam; bir-im-ler hecelemesinde ortadaki “im” hecesinin etkisi anlam ya da anlamlar boyutunda ne kadar önemli ise Sabahat’ın değerlendirdiği her eleman – parça – birim de aynı öneme sahiptir.

ÖZKAN EROĞLU, 2002